Mina
nın doğum hikayesi zaman zaman heyecanlı bir macera, zaman zaman
bilim kurgu ama her zaman bir aşk hikayesi. O Yonca ve Macit
'in aşkının meyvesi…..
9.9.199
tarihinde, uzun yıllardır tanıdığım ve çok sevdiğim eşimle evlendik.
Eşim bir deniz subayı ve görev yeri İzmir idi. Aslında çalışmama
ve kendimi oyalayacak bir sürü aktivitem olmasına rağmen eşimi
devamlı özlediğim için, evliliğimizin ilk aylarından itibaren
ben bir bebek istiyorum diye tutturdum. Anlayacağınız kendim
ettim, kendim buldum.
Şaka bir
yana, şimdilerde Mina ya baktığımda yaşadığımız onca maceraya
rağmen, Tanrı ya onu bana bağışladığı için şükrediyorum.
Hamileliğim
aslında ilk aylardan beri sorunluydu. Ara ara kanamalarım oluyor.
Arada bir kaç gün hastanede yatıp normale dönüyordum. Yapılan
her müdehaleye bebek cevap veriyor. Ve onun bu hayata sarılışı,
bizi de mücadeleye davet ediyordu. Çok hareketli bir bebekdi,
karnımda sürekli oynuyordu. Doktorum -ki kızımın hayatta kalışında
ona çok şey borçluyuz,-kalp atışlarını ilk duyduğunda bu sanırım
kız dedi. İtiraf etmeliyim, kız olacağını ilk öğrendiğimde biraz
üzülmüştüm. Erkek istiyordum çünkü, ilk çocuğun erkek olması
bana her zaman daha iyi gelirdi. Ama tabi kızım fikri kafama
yerleştiğinde, herşey değişti. Bugün de bir kızım olduğu için
çok mutluyum.
Her neyse,
25. haftanın içindeyken, gece saat 03:15 sularında kanamam oldu,
doktorumuz aradık. Kanamamının miktarı kasılma olup olmadığı
ve şimdi hatırlayamadığım birkaç sorunun yanıtını aldıktan sonra,
beni hastaneye çağırdı. Annem hamileliğim boyunca yanımda kaldığından
beni o saatte kardeşim ile birlikte tekrar Amerikan Hastanesi
ne kaldırdılar. Kendi doktorum gelene kadar, nöbetçi doktor
muayene etti beni, ultrasona aldı ve bebeğin durumunun iyi olduğunu,
doğum olayının henüz başlamadığını ama erken doğum tehdidi olduğundan,
ne yapılacağına karar verilene kadar hastanede yatmam gerektiğini
söyledi.
Odaya çıktım
ve yatış işlemlerim yapıldı. Doktorum geldiğinde bana söylemese
de doğuma kadar hastanede yatmam gerektiğine karar vermiş. Hafta
sonu eşim geldi, bir kurs için 3 hafta kadar İstanbul da kalacaktı.
Ve bizim evimiz artık hastane oldu. Her gün düzenli olarak muayene
oluyor, günaşırı ultrasona giriyor ve 24 saat boyunca damardan
kasılma önleyici ilaç alıyordum. 25.Haftadan sonra, her yeni
haftaya girişimizi hastanede hemşirelerle pasta keserek kutluyorduk.
Arada sırada doğum yapmış diğer annelerin refakatçıları beni
ziyarete geliyor ve moral vermeye çalışıyorlardı. Çoğu kişinin
ilk sorusu "Kaç yıldır uğraşıyorsunuz?" du. Zira genelde
erken doğum tehdidi ile hastanede yatan anneler tüp bebek yöntemi
ile bebek sahibi olmuş annelerdi. Ben, ilk bebeğimiz ve sadece
9 aylık evli olduğumuzu söylediğimde ise o bildik ama hiç hoşuma
gitmeyen teselli cümlesini sarf ediyorlardı. "Daha çok
gençsiniz. Başka çocuuklarınızda olur."
Bizim küçük cimcime, bir gün ultrasonda parmağını emerek annesini
tekmelerken, radyolog biraz suyumun azalmış olduğunu farketti.
Akabinde zaten kızımın kilosu 725gr da takıldı kaldı, 8 gün
boyunca girdiğim tüm ultrasonlarda tartısı artmayınca, bu kez
benimle kızım arasındaki kordonda bir sorun ortaya çıktığı düşünülmeye
başlandı. Bir kısır döngü içine girilmişti. Hastanede kalışımın
23. gününde, benim yoğun muhalefetime rağmen doktor eşim ve
annemin de onayıyla bebeği almaya karar verdi. 28 hafta ve 1
günlük ve sadece 750gr dı.
Önümüzde iki seçenek vardı. Normal doğum ya da sezaryen. Doktorum,
normal doğumun benim açımdan daha kolay olacağını, hem bebek
yaşamazsa, en azından ikinci deneme için sezaryen hakkımı boşa
harcamamış olacağımı söyledi. Ancak diğer yandan bebeğin yaşama
şansının sezaryende daha fazla olduğunu da ekleyip, seçimi tamamen
bana bıraktı.
O sabahı ömrümce unutamam, ağlayarak beni ameliyata aldılar,
bırakın içimde kalsın daha çok küçük diye feryat ediyordum.
Heyecandan her yanım tir tir titriyordu. İlk defa doğum yapacaktım,
üstelik uyandığımda bebeğimin yaşayıp yaşamadığından bile emin
olamayacağım bir uykuya dalmamı istiyorlardı. Damar yolum zaten
aldığım ilaçlar yüzünden açıktı, anestezyen, artık kilişeleşmiş
cümlesini kurdu:"Derin bir nefes alın ve ondan geriye sayın"
Saymama gerek kalmadı, çünkü sanırım bayıldım.
O gün, gün
boyu ayılmadım, yani aslında konuşulanları duyuyor hayal meyal
insanları görüyordum. Ama kendime gelmedim. Şimdi düşündüğümde,
psikolojik olarak kendime gelmek istemediğimi düşünüyorum. Ne
ile karşılaşacağımı bilmediğim bir dünyaya uyanmak istemiyordum.
Gözümü açmaya karar verdiğimde, başımda teyzem vardı. Macit'i
sordum, bebeğin yanında dediler. O zaman ağlamaya başladım.
Dolu dolu, deliler gibi ağlıyordum. Demek yaşıyordu, demek babası
kızımın yanındaydı. Acaba neye benziyordu, güzel miydi? Gerçekten
750gr mı doğmuştu v.s. Kafamdan binlerce soru geçerken heyecanla
eşimin dönmesini bekledim. Eşim döndüğünde, zorla da olsa gülümsüyordu,
yüzümü ellerinin içine aldı ve "çok güzel bir kız"
dedi. Ve ben gene bayıldım
Ancak ertesi
sabah, tam olarak kendime gelmiştim. Kızımla tanışmak istiyorum
artık. 24 Temmuz 2000 de saat 13:53 de 28 haftalık ve 750gr
olarak dünyaya gelen, 33 cm lik bu Aslan ile tanışmamın zamanı
gelmişti.
life insurance.
cheap health insurance
Sezaryen
ile doğum yapanlar bilirler, ilk günler kesi yeri çok sancır,
acılar içinde kıvrıla büküle yoğun bakım ünitesinin yolunu tuttuk.
Kapıdaki görevli hemşireye "-Ben Güneş bebeğin annesiyim,
kızımı görmeye geldim" derken surat ifadem görülmeye değermiş.
İçeri girdik, ellerimiz kollarımız dezenfekte edildi. Özel kıyafetleri
giydik. Gözlerim kızımı arıyordu. İçerisi saksılarda yetiştirilen
çiçekler gibi, kuvözlerin içinde onlarca bebekle doluydu. Eşim
beni Mina'nın yanına götürdü. Onu ilk gördüğümde yaşadığım tam
bir hayal kırıklığıydı. O kadar zayıf ve o kadar küçüktü ki,
bebeğe hiç benzemiyordu. Kıpkırmızı bir kemik torbasıydı. Her
yanına teller bağlanmış, sanki o tellerden biri çıksa hayatı
duracakmış gibi yatıyordu. Ağzında beslenmesi için bir boru,
burnunda soluk alımını kolaylaştırmak için başka bir boru vardı.
Sağ elinin üzerinde, bir katater vardı ve bir sırınga, ama şırınga
Mina kadardı. Hayatımda hiç bu kadar küçük bir bebek görmemiştim.
Çok ürkütücü
bir görüntüydü. "-Elini tutabilir miyim? diye sorum. "-Evet"
dediler. Ellerimiz buluştuğunda, içimden bir ışık ve sevgi selinin
kızıma aktığını gördüm sanki. Artık o benim dünyam, herşeyim,
pembe şeftalimdi. Doktor yanımıza geldi, "-Hiç bu kadar
küçükken, bu kadar net birine benzeyen bir bebek görmemiştim."
dedi. Bana benzediği için, hayatta kalmayı başardığı için, göğsüm
gururla dolu ayrıldık yanından.
İlk bir
kaç gün oldukça müthiş bir performans gösterdi. Bütün prematürelerin
hayatlarının ilk günlerinde, haftalarca bağlı kaldıkları ventilatör
denen yapay solunum aletinde kızım sadece bir gece kaldı. Ertesi
gün kanül ile kendi kendine nefes alabilir haldeydi. Yoğun bakımda
kaldığı ilk günler içinde, sıradan normal bir bebek nasılsa
aynen öyleydi, prematüreliğin getirdiği hiçbir riski yaşamadı.
Hastanede kaldığım süre içinde, günde iki üç kez onu görmeye
gidiyor, onunla konuşuyor, ona süt sağıyordum.
Ben hastaneden
çıktıktan sonra, Mina 53 gün daha yoğun bakım ünitesi'nde kaldı.
Her sabah uyandığımda ilk işi, Mina'yı arıyor, gün kaç gr almış,
gecesi nasıl geçmiş, değişen bir şey var mı öğreniyorudm. Daha
sonra, onu düşünerek onun için süt sağıyor, dondurucuya küçük
poeştlerle koyuyor ve akşamüzeri hava biraz serinleyince hastanenin
yolunu tutuyordum. Onu göğsüme alıyor ve ona ninni söylüyordum.
Bir küçücük
aslancık varmış,
Kırkarda ko ko koşar oynarmış,
Annesi onu çok çok pek çok sermiş,
Babası onu çok çok pek çok severmiş.
Mina nın
görüntüde tek sorunu, anne karnındaki duruş pozisyonuna bağlı
olarak geliştiği düşünülen pes ekinovarusu idi. Yani ayakları
hem içe hem birbirine bakar haldeydi. Bunu düzeltebilmek için,
ilk bir iki hafta masaj yaptılar ama o kadar küçükdü kü insan
ellemeye bile korkuyordu. Belli bir düzelme sağlanamayınca,
o küçücük bacak ve ayakları alçıya almaya başladılar. Alçılar
her hafta değişiyordu ve bu şekilde bacak ve ayakları aylarca
alçıda kaldı. Neyse netice de ortopoedik ayakkabılarla beraber,
sanırım iyice yürümeye başladığında tamamen düzelecek.
Ayaklar
doşındaki problemsizlik dönemimiz, ikinci haftada değişti. Önce
kasık ve göbeğinde fıtık ortaya çıktı ama o kadar küçüktü ki
ameliyat olabilmesi için 3 kg civarına çıkmasını bekledik. Hastaneden
çıktıktan yaklaşık bir ay sonra, Maramara Üniversitesi hastanesinde,
göbek ve kasık fıtığından ameliyat oldu.
İkinci haftada
değişen bir şey daha vardı: Doktorumuz, baş çevresinin normalden
biraz daha hızlı büyüdüğünden bahsetti. O anda bana hiçbirşey
ifade etmeyen bu bilgiyi, eve döndüğümde biraz araştırınca büyük
bir panik yaşadım. Kızımın hidrosefali olma ihtimali vardı.
Ertesi gün bu konuyu doktoruna açtığımda, henüz böyle denemeyeceğini
bunun için gidişatı izlemek gerektiğini söyledi.
Tecrübesizlik,
doktora ve hastaneye aşırı güven, bana belki de hayatımın en
büyük hatasını yaptırdı, Beklemek.
Hidrosefali,
belki de beklemeye hiç tahammülü olmayan birkaç hastalıktan
biri. Beyin içinde dolaşan beyin omurilik sıvısının geçtiği
kanallardan biri kızımda tıkalıydı. Doğuştan değildi, zira ne
anne karnında, ne de doğduğunda farkına varılmıştı. Muhtemelen
prematüreliğin getirdiklerinden biriydi. Kafasının içi su ile
dolmuş ve ventriküllerini genişletmişti. Doktor bana hala bekle
derken, ben yaptığım küçük çaplı bir araştırma ile Türkiye'de
çocuk beyin cerrahisinde birkaç isimden biri olan doktorumuza
ulaştım. Prof.Memet Özek Mina'yı görür görmez, hemen ameliyat
dedi.
Bu hastalığın
ameliyat dışında bir tedavisi yok. Ameliyatı ise iki tip, birincisi,
beynin içinde biriken sıvıyı düzenli olarak boşaltmaya yarayan
ve şant adı verilen bir protez takılması ki bu ömür boyu o protez
ile yaşanacak demek, ikincisi ise, tıkalı olan kanal eğer uygunda
endoskopik bir müdehale ile açılması. Biz ikinciyi tercih ettik.
3.Ventrikülostomi adı verilen ameliyatın bir yaşın altındaki
çocuklarda başarı şansı düşük, zira vücudun açılan o deliği
kendi kendine kapama riski var. Benim kızım ameliyat olduğunda
7 aylıkdı gerçi düzeltilmiş olarak 4.ayındaydı ama her ikisi
de bir yaşın altı demekti. Riski göze aldık ve kazandık. Yani
delik hala açık Tanrıya şükür.
Her şey
bununla kalmadı, ameliyat esnasında doktorumuz, bebeğimizde
septum pellicidum adı verilen beynin iki parçasını birbirinden
ayıran zarın olmadığını fark etti. Bu başta görme olmak üzere,
hipofiz salgılarını ve daha bir dizi problemi yaratan bir hastalık.
SOD adı veriliyor. Hemen bir MR daha çekildi. Zaten hidrosefalinin
kontrolü için, iki ayda bir düzenli MR çekiliyor ve bu çekimler
sırasında uyumak için anestezi alıyorduk. Yani alışkındık bu
işe.
Bebek de
yapılan testler ve MR sonucu hipofiz sapının tekamülünü tamamlamadığı
ve vücut salgılarının yetersiz olduğu ortaya çıktı. Şu anda
sadece her sabah troid hormonu alıyor ama ilerleyen aylarda,
hipofiz in salgıladığı diğer altı hormonu da takviye olarak
alması gerekecek. Bunlardan önemlilerinden biri de büyüme hormonu.
Bunların
dışında, kollarda ve bacaklarda spatisitemizi de unutmamam lazım.
Her gün fizik terapi yapılıyor.
Zeka sorunlarımız
var mı ya da ileride olacak mı bunu henüz bilemiyoruz. Ama dünyada
daha güzelini görmenizin mümkün olmadığı bir gülüşümüz var.
Mina hiç
normal hasta olmadı, yani hiç ateşi çıkmadı, hiç öksürmedi,
gaz sancıları yüzünden hiç sabahlamadık. Her zaman çok güçlü
bir bebekdi, büyük insanların dayanmasının mümkün olmadığı 3,5
saatlik beyin ameliyatı sonrasında bile aldığı onca narkosa
rağmen, gülebilen bir bebekti. O bizim ailemizin en güçlü ferdi.
O tam bir ASLAN ve SAVAŞÇI.
Mina yapması
gereken herşeyi biraz geç yapan bir bebek, gülmesi gereken zamanda
gülmeye başladı ve hala gülüyor ama onun dışında motor gelişim
açısından yaşıtlarından birkaç ay geride. Aylar önce yapması
gereken şeyleri anca anca yapmaya başladı. Ben bunları hiç dert
etmiyorum, zekada bazı sorunlar olursa onları da dert etmeyeceğim,
zira aslonan onun mutlu bir insan olarak yaşaması. Geri kalan
ayrıntı. Mutlu olmak için zeki olmak, en iyi okulları bitirmek,
çok para kazanmak gerekmiyor. Tam tersine bu düzenin bize dayattığı
çarkın dışına çıkabildiğimizde mutluluğun daha fazla farkına
varıyoruz. Ben bunun farkına, aslonan tek şeyin mutlu olmak
olduğunun farkına, kızım bana ilk kez bakıp, ben olduğumu bilerek
güldüğünde varabildim.
Bana herkes
bunca acıya nasıl dayanıyorsun diye sordu durdu. Çok basit:
O hiçbir zaman pes etmeyip, dimdik ayakta dururken, benim dayanıksızlık
gibi bir lüksüm olamazdı. Ne hamileliğim keyfini sürebildim
ne de lohusalık kompleksleri yapabildim. Lohusalığım süresince,
bir makineye süt sağıp, dondurup hastaneye yetiştirmekden, sütüm
azalmasın diye 3 saatte bir o demir yığının başına oturmaktan,
çocuğumu elleyebilmek için iki saat dezenfekte olmaktan, hiç
şikayetçi olmadım. Çünkü o an için onların yapılması gerekiyordu.
Ama hepsi
geçti, annelik bebeğiniz nasıl olursa olsun, tarifi imkansız
bir duygu. Bazen Tanrı bizim sabrımızı ve inacımızı sınıyor
diye düşünüyorum, ama nasıl olursa olsun kızım için Tanrıya
her zaman şükrediyorum.
Yonca Güneş
Erensoy